Kemal Inal
Türkiye’deki ortalama insan Laik Müslümandır. Bu ifade oksimoron görülebilir, ateş ile barut misali olduğu söylenebilir veya uzlaşmaz karşıtları simgelediği iddia edilebilir. Ama kime göre? Radikal İslam’a göre Müslüman, laik olamaz çünkü İslam’da din ve devlet ayrılığı yok. Her alan İslam’a göre düzenlenmelidir. Laikliği savunan bir solcu, demokrat veya cumhuriyetçi de dindar birini laik olarak görmez. Velhasıl bütün bir sekülerleşme tarihinin ve laik rejimlerin deneyimlerinin, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından dinin sosyal hayatta belirleyici etkisinin azalıp belli ölçülerde özel alana çekilmesine değin epey bir dine uzak bir süreç içerdiği söylenebilir. Ancak modernitenin bilim, özgürlük ve bireyciliğin gelişmesiyle dinin normatif sistem ve değerler dünyası içinde yönlendirici etkisini doğal veya pozitif hukuka kaptırarak etkisini kaybedeceği, inançların bireyin mahrem/özel dünyasıyla sınırlı kalacağı ve politik alanın dışına itileceği öngörüsü veya beklentisi de tam olarak gerçekleşmedi. Onca bilimsel ilerleme, sosyal mücadele, insan hakları, artan refah, seküler değerler, demokratik gelişmeler, aydın fikirler ve çeşitli gelişmelere rağmen din, özel alana hapsolmak, etkisiz bir eleman olmak ve oyun dışı kalmak bir yana, kamusal alanda oyun kurucu rolünü kaybetmemek için epey bir değişim geçirdi, yeniliklere kendini uyarlamasını bildi ve yeni formlar altında var olabildi. Kısaca din, çok inatçı çıktı. Bilimin veremediğini iddia ettiği cevapların kendisinde olduğunu öne sürdü; dünyanın büyüsü, manası ve sırrı benim dedi; insanların vicdanlarını yoğun duygusal ortamlar yaratarak kendisine çekebildi. Teknolojik gelişmeye kendini uyarlayan kimi dinlerin rahipleri, imamları, şeyhleri, interneti rahatça kullanabildi; çekilen videolar dünyanın dört bir yanına iletilebildi. Öyle ki birçok tarikatın bir kolu ekonomi, bir kolu siyaset ve bir kolu de gayri-meşru işlerin içine kadar uzanabildi. Rönesans, Reform, Protestanlık, Aydınlanma, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, çok çeşitli reform hareketleri, modernite, sanat, kültür, medya ve bilimdeki olağanüstü başarılara rağmen dinlerin arkaik, mistik ve gizemli mesajları hep alıcı buldu. O yüzden Marx, “ruhsuz dünyanın ruhu” dediği dinin, katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizm karşısında bir şekilde acıları yatıştıran (ve aynı zamanda uyuşturan) bir afyon olduğunu iddia ederken dinin sosyal yapı içindeki güçlü konumuna dikkat çekmişti. Aynı şekilde Weber, “demir kafes” olan bürokrasinin rasyonalitesinin kapitalist sistem içinde “dünyanın büyüsü”nü bozduğunu iddia etse de son tahlilde kapitalizmin altında Protestan ahlakı olduğunu söyledi. Din üzerine lehte ve aleyhte söylenen bir sürü şey var. Nietzsche, “Tanrı öldü” dese de çok eleştirdiği ve köle ruhlu olarak gördüğü Hıristiyanlığın gücünü en azından bireysel ahlak alanında kabul etti. Velhasıl güç kaybeden din, nasıl olduysa son yüzyılda birçok ülkede (örneğin İran, birçok Arap ülkesi, günümüzde Türkiye, Hristiyan demokrat adı altında birçok Batılı ülkede vd.) iktidar oldu. Sekülerleşmenin en az beş yüzyıllık tarihine rağmen bu nasıl böyle oldu sorusu, cevabı oldukça zor bir sorudur. Biz Türkiye’ye dönelim.
Laik Müslüman dediğim insan tipinin oluşum tarihinin ilk aşaması olarak, modernleşme çabalarına yer veren Islahat, Tanzimat ve Abdülhamid dönemlerini ele alabiliriz. Osmanlının son dönemlerinde başlayan İttihat ve Terakki ile hızlanan ve Kemalist Cumhuriyet ile yoğunlaşan modernleşme, insanı fikir düzeyinde birden, hızla değiştiremedi ama Batılı maddi değerlerin (insan hakları, teknolojik yapı, rasyonel üretim, modern devlet yönetimi, hukuk sistemi vb.) içine daha bir yoğun soktu. Kemalistler, “dinsel ümmet”in yerine “laik millet”i geçirmeye, Osmanlı kurumlarını (padişahlık, ulema, Saltanat, şeyhülislamlık, medrese vb.) kaldırmaya, din derslerini geri plana itmeye, dini unvan ve değerleri iptal etmeye kalkmış olsalar da Diyanet’i kurarak kendi kontrolleri altında bir “milli İslam” (“Türkleştirilmiş Müslümanlık”) kurma hedeflerinde oldukça başarıya ulaştılar. Resmî ideoloji olan milliyetçiliğin güçlü bir laik felsefe ile desteklenmesinin, daha ziyade eğitim-sanat-kültür kanalından giden bir tür Aydınlanmanın sonucudur bu. Cumhuriyetçiler, birinci dünya savaşında Osmanlıyı arkadan vurduğu iddiasıyla Araplara sırt çevirirken eksen değiştirip Batıya yanaşmıştı. Bilim, medeniyet ve aklın beşiği orasıydı çünkü. Bir Batılı ülke olma hayali (muasır medeniyet seviyesine ulaşma sevdası), sekülerleşmeyi gündelik hayatın her alanına laiklik üzerinden daha etkili bir süreç olarak soktu. Latin alfabesi, giyim, eğitim, sanat, kültür, teknoloji, modern tutum ve tavırlar, ilerici zihniyet, gündelik hayatta yıllar geçtikçe daha fazla taban buldu, normatif sistemin temelini oluşturdu. Türk sağı bu eğilimi devam ettirdi. Örneğin İslam’a en yüksek primi veren Celal Bayar ve Adnan Menderes’in hayali, Türkiye’yi Araplaştırmak (bir Arap-İslam ülkesi yapmak) değil, “küçük Amerika” yapmaktı. Kafalarındaki model, piyasa ekonomisi, bireyci felsefe ve tarım temelli kapitalistleşmeydi. Elit sağcıların hemen hepsi, seküler bir yaşam tarzı içinde laikliğin gereği olan normatif düzeni iliklerine değin hissedip gereğini yerine getirdi. İslami referansları yüzeyseldi ve din, oy almak için araçsallaştırılmıştı. Kemalistlerden Demokrat Parti’ye, sosyal demokratlardan solculara, ırkçı milliyetçilerden popüler Atatürkçülere, en tepedeki patrondan işçisine, köylüsünden kentlisine, zengininden yoksuluna değin hemen her kişi, kesim, grup, ideoloji, parti, örgüt vb. seküler değerleri, ne kadar dindar veya ateist olsalar da kabul ettiler, veri aldılar ve kendilerine model yaptılar. Zira sekülerleşme, hiç durmadan, habire güçlenerek ve etkisi altına alarak herkesi kendi içine bir girdap gibi çekti; öyle olunca da İslam, zaman içinde maddi gerçekliği “light söylem”e yedirilmiş bir sembole dönüştü. “Yüzde 99’u Müslüman” olduğu söylenen Türkiye’de ortalama bir insan, “mütedeyyin” değildir; takva sahibi hiç değildir zira dini vecibelerinin çoğunu yerine getirmez. Çok az bir kısmı namaz kılar, Hacca gider falan ama çoğu oruç tutar. Sorduğunuzda epeyi “elhamdülillah Müslümanım” der. Ancak din, gündelik dilde söyleme çoğu zaman lafız olarak girer (yemin ederken, bir şeyi yad ederken, hayırlı olsun derken vb.), dine dair konuşulan şeyler bir şeyleri meşrulaştırmak, güçlendirmek içindir. Ancak kentli orta sınıf okumuş laik yurttaş da muhafazakâr köylüsü de hayatını büyük ölçüde laik değerler üzerine kurar. Din ve maddi hayat işleri gündelik yaşamda birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştır; kimse de bu neden böyledir diye sormaz, aksine bunu veri kabul eder ve çoğu insan olgusal gerçekliğin hükmü altında yaşar. Örneğin hukuki sorununu çözmek için dini kişilere (şeyh/şıh, imam, ulema, molla vb.) değil, mahkemeye gider; hastaneye (tıp bilimi), okula (seküler bilgi), mimara (ev yapımı için) ve bir dolu mesleki alanın uzmanına, bilgili kişiye, rasyonel akla danışır, sığınır, çare arar. Bu, sekülerizmin zaferidir, modern hayatın gücüdür. Buna kabaca modernleşme yani aklın sosyal hayatta bilgi ve bilim üzerinden baz alındığı bir laikleşme süreci denilir. Zamanın ruhu budur. Bin dört yüz yıl öncesinin şartlarına (deve/at ile ulaşım, kılıçla savaş, ilkel teknolojiyle üretim, misvakla diş fırçalama vb.) göre yaşamak mümkün değil.
Peki, Laik Müslüman kimdir? Dediğim gibi bu ortalama tip (vatandaş) kendini Müslüman olarak görür ama pratiğinde din, belirleyici değildir. Bilinçli veya bilinçsiz, isteyerek veya istemeden sosyal hayatında sekülerdir; din, onun değerler dünyasında bir yer işgal eder ama kesinlikçi, evrensel ve modern normatif sistem öncüldür, baz alınır ve konum belirler. Bu insan dua okuyabilir, namaz kılabilir, hatta Hacca bile gitmiş olabilir ancak diyelim borsada “oynar”ken, üniversitede mimarlık okurken, teknolojiyi kullanırken, hastanede şifa ararken, parasını dövize yatırırken, devlet yönetirken, politika yaparken, tarımsal teknikleri uygularken falan hiçbir şekilde dini referans almaz, yaptığı şeyin dinde yeri olup olmadığını merak etmez, dine aykırı olsa da kullanır; en meşhur örneği faizdir ama yanı sıra yalan söylemek, cinayet işlemek, bireyci değerlere teslim olmak, “zina” yapmak gibi İslam’a aykırı olan pek çok şeyi rahatça yapabilir. İçki ve sigara da içebilir, küfür de edebilir, cinsel içerikli şakalar da yapabilir, porno da izleyebilir, Amerikan filmlerinin müptelası da olabilir, lüks ve debdebe içinde yaşamak için her yoldan para da kazanabilir. Ortalama insanımız budur; diyelim camide vaaz dinlediğinde veya günahları için tövbe ettiğinde vicdanı güçlenmiş, duyguları arınmış, nefsi denetlenmiş bir biçimde sosyal hayata geri döndüğünde “seküler pratik hayat”ın insanı mahveden, hazza çeken, arzuları tetikleyen şeylerin peşine düşebilir; ne kadar zekât ve sadaka verse de yine bildiğini okur. Dine saygı duyan, kendini dindar gören veya dini her şeyde referans alan bir ortalama vatandaşımız için hayat çok karmaşıktır ve bu karmaşıklığa dinin önerdiği çözümler yetmeyebilir. Başörtülülerin bir kısmını takvaya uymadıkları için eleştiren, gençliğin deist olduğu saptamasında bulunan, dini otantikliğin kaybolduğundan yakınan kimi İslamcı yazarlar, aslında bu karmaşık modern hayatın insanı nasıl da değiştirdiğinin önüne geçilemez gücü karşısında çaresiz çırpınışlarda bulunmaktadırlar. Kitapta yazan din, pratikte inancın yaşadığı şeylerle epey çelişkili olabiliyor.
Şerif Mardin, Cumhuriyet’in, başarısızlığı olarak, İslam’ın anlam, değer ve inanç dünyasının yüzyıllar içinde yaratmış olduğu duygunun yerine laik sistemiyle bir şey koyamadığı için büyük zihniyet bir boşluğu yarattığını iddia etmişti. Hayır, Cumhuriyetçiler, yeni bir ahlak yaratabildiler, anlam dünyasının bireysel başarı üzerine kurulduğu bir hayat inşa edebildiler; bireysel tutum, giyim, davranış tarzı, düşünce ve duygudan tutun da ideal, proje ve ütopyaya kadar hemen her alanda modern değerler, ortalama Türkiyeli insanın aklını çelmesini bilebildi, tabii kapitalist sistemin içine girilerek: Tarıma traktörün, yaşama ileri tıbbın, ulaşıma asfaltın, eğitime modern okulun girmesiyle Anadolu insanı Osmanlıyı çok çabuk unuttu. 1945’ten sonra Amerikan kültürünün çiklet, kola, dans, müzik, blue jean, Hollywood vb. gibi sembol ürünleriyle girmesiyle insanımız, bireyci seküler hayatın içine balıklama daldı. Okul okumak, başarılı olmak, meslek edinmek, çok para kazanmak, modern biçimde yaşamak, giderek dini değerlerin sembolikleşmesine, lafzi düzeyde hafif bir söyleme dönüşmesine yol açtı. O yüzden Türkiye, atipik bir model görüntüsü çizmeye başladı. 1950’lerin başlarında Batı’nın özellikle Amerika’nın ilgisini çeken önemli noktalardan biri de modernleşme açısından Türkiye’nin “istisnai örnek” mi yoksa “genellenebilir model” mi olduğu sorusuydu. Yani Türkiye İslam ülkesiydi ama diğer İslam ülkelerine benzemiyordu. Bu farklılığın nedeni neydi? Sekülerleşme, laiklik, kapitalist piyasa değerleri, modern tutumlar nasıl oldu da Türkiye’de kök buldu, zemin kazandı, anlam ihtiva etti? Bu bir sistem meselesi miydi yoksa basit bir sosyolojik kimlik sorun muydu?
Ahmet Hamdi Tanpınar, gerek “Huzur” adlı romanında gerekse “Beş Şehir” isimli düzyazı çalışmasında, çaresiz biçimde yitip giden Osmanlı zamanının muhafazakâr değerlerinin biçimleyici etkisinin boşalttığı alanda yenilik adına kent mimarisinden sevgiye, kişilerarası ilişkilerden geleneklere, müzikten eğitime değin yapılanların birer yıkım, köksüz bir çaba ve snopluk olduğunu anlatır. Geçmişe yönelik bu arzu, güçlü nostalji, ülkede eski adına ne varsa, tarihi yapı, geleneksel değer, muhafazakâr yaşam biçiminin yok olup gidişine hayıflanırken elbette dinin kaybolan etkisinden dolayı da üzülür. Aslında kaybolan bir şeyden ziyade İslami, geleneksel veya muhafazakâr olan şeylerin biçim değiştirmesi, yeni koşullara uyarlanması ve bu arada belli bir içerik kaybetmesidir. Kapitalizm böyledir; sekülerleşme de. Değişim kaçınılmazdır. Otorite, gelenek ve din bu süreçte yeni koşullara uyarlanmanın dışında bir çare bulamaz. Cumhuriyetle birlikte din, sosyal hayatta etkisini büyük ölçüde kaybetti ancak yenilip geri çekilmedi. Modern oyunun kurallarını kabul edip kendini yeni yapı, ilişki ve kalıplara uyarlamaya çalıştı. Patrick Haenni “Piyasa İslamı” adlı kitabında kimi Arap ülkelerinde (Türkiye’de de) İslami figür, örgüt ve yapıların piyasa değerlerine nasıl da uyarlandığını örnekleriyle anlatır. Aslında ortaya çıkan tip, Laik Müslümandır.
Ortalama bir Atatürkçü, CHP’li, sosyal demokrat, liberal, milliyetçi, kentli veya köylü, kadın ya da erkek, genç yahut yaşlı, tüm laiklik referansına, çağdaş yaşam iddiasına ve Batılı değerler savunusuna karşın dine iyi-kötü, şu veya bu oranda inanır. Milyonlarca insandan oluşan bu kesimlerin konuşmalarında dine her zaman bir biçimde atıf yapılır; lafzi düzeyde de olsa Allah’ın adını sık sık anar (Allah korusun), olmasını istediği konuda dinsel onay arar (inşallah-Allah isterse) ve dini terminolojinin birçok kavramını (cennet/cehennem, günah, sevap, vicdan vb.) çekinmeden kullanır. Çoğumuzun tanıdığı insanlar arasında Cuma namazını kılsa da içki içen, dua etse de borsada oynayan, koyu inanca sahip olsa da rant ekonomisiyle geçinen, takva sahibi olup da küfredip hakaret eden var; bunlardan kimileri, sadece bayram namazını kılmakla yetinseler de ne İslamcıdır ne de (yeterince) dindardır. Hacı olsa bile kapitalizmin yasalarına (kâr, faiz, rant vb.) uyan insan sayısı hiç de az değil. Yaşamları dinsel değerlerden ziyade seküler bilgiler üzerine kuruludur. Dini, kendi kimliğinin bir parçası olarak gören, inanç-itikat konularında geleneksel anlatılara inanan, İslam’ı anlam dünyasında merkeze yerleştiren nice Türkiyeli insan, gündelik hayatında ahlaken tartışmalı şekilde davranabilmekte, insanları çekiştirebilmekte (gıybet, dedikodu, küsme vb.), vicdanlarını iptal edebilmekte ve nice kötülüğü yapabilmektedir. Türkiye bir İslam ülkesi ama garip bir biçimde çok güçlü bir sekülerleşmeye uğramakta, laikliği veri almakta ve “çağdaş yaşam” normlarını az veya çok içselleştirmeye çalışmaktadır. Nitelikli eğitim talebinden son model teknolojiye, bir Batılı ülkeyi ziyaret etme isteğinden popüler kitaplar okumaya, zekasını geliştirme hedefinden güzel tatil yapmaya değin bu böyledir.
Laik Müslüman’ın İslam diniyle ilişkisi, oldukça pratik, hatta araçsallaştırıcı bir mahiyete dayanır. Yani Laik Müslüman, sofu olmadan, tüm vecibeleri yerine getirmeden ve İslami cemaatin içinde olmadan da dinden yararlanır, inancı yardıma çağırır ve imanı göreli bir şekilde kendine kalkan yapabilir. Laik Müslüman ne dinsizdir ne de dine mesafelidir. Din onun için modern yaşam haritasında çeşitli noktaları barizleştiren ve fakat etkisiz bir güçtür. Sofu dindarlığın günah, haram ve mekruh saydığı pek çok konuda-modern evlilik, flört, cinsel ilişki, kız-erkek arkadaşlığı, evlilik öncesi birlikte aynı evde yaşama, kürtaj, doğum kontrolü, boşanma, ötenazi, intihar vb.- Laik Müslüman’ın değerleri ve bakış açısı Batılı toplumlara çok yakındır. Bu bir olgu ama şikâyet konusu aynı zamanda. Muhafazakâr gazetelerin köşe yazarlarını okuyun: Çoğu bu konularda ölçünün kaçırıldığını, zıvanadan çıkıldığını, özün kaybedildiğini vb. bir eleştiri olarak habire ifade eder. Hatta başörtülü kadın ve kızların, örtünseler bile, örtünmede “özü” (inancı) kaybedip moda, trend ve lüksü takip ettiklerini belirtirler. Ortalama Laik Müslüman için ahlaki argümantasyon, gündelik hayatta dini görüş olmadan rahatlıkla işleyebilmektedir. Ahlaki konularda karar verilirken atıf yapılan, dinden ziyade, maddi koşullardır: yasalara uygunluk, cezalandırılma korkusu, toplumsal kamuoyu bakışı, pratik gerekçeler, sosyal/bireysel çıkarlar vb. Modernleşme ezer geçer; bilincin modernleşmesi kaçınılmazdır. Habermas’a göre düşününümsellik (reflexivity), seküler mentaliteleri olduğu kadar dinsel zihniyetleri de değiştirir. Düşünümsellik yani kendini merkezden çıkarma, ötekini dikkate alma, kendine eleştirel bakabilme gücüdür. Rosati ve Stoeckl’e göre dinsel geleneklerin düşünümselliği, bu geleneklerin kamusal akıl (public reason) dilini kucaklama yeteneğinden oluşur. Buna göre kendi dar, mutlak ve evrensel semantik evreninin dışına çıkıp demokratik, rasyonel ve eleştirel bir tutum alan dinsel geleneklerin kendi üzerine düşünmesi ve karşıt geleneklerle alışverişe girmesi, düşünümsel bir tutuma işaret etmektedir. Düşünümsellik, dindar veya laik birini dışarıya açarken sınırları yıkmasına neden olabilir. Örneğin Laik Müslüman, başka bir dinden biriyle rahatça evlenebilmekte (bkz. Avrupa’daki Türkler/Kürtler), kendi bazı geleneklerini acımasızca eleştirebilmekte (örneğin başlık parası, çok kadınla evlilik, kız çocuklarını okutmama vb.), bilim ve modern eğitimin gerekliliğini savunabilmekte, Batılı yaşam tarzının rasyonel gücüne öykünebilmektedir.
Türkiye’de Laik Müslüman birey tipini ortaya çıkaran pek çok etmen söz konusudur: 1) Seküler Türk milliyetçiliği: Bu milliyetçilik, dini giderek kendisine göre talileştirmiş veya ikincilleştirmiştir. Kemalist devrim denilen reformlar sonucu modernite, dine toplumsal hayatta merkezi yer veren konumu aşındırmıştır. Öte dünyadan ziyade bu dünyanın avantaj, imkân ve şansları, moderniteyle daha fazla söz konusu olan sekülerliği ulusal düzeylerde güçlendirmiştir. Kendini “yurttaş” (kentli, birey, özne, fail vb.) olarak görmeye başlayan birey için ulusal atıflar öne çıktıkça “Arap İslamı” terk edilmiş, daha doğrusu yerlileştirilmeye başlanmıştır. Bugün Türkiye’de birine kimliğini sorsanız, size etnik/ulusal etiketle cevap verir. Vatandaşlık ve tarihin gücü bunda iç içe geçer fakat İslam ise sadece bir değerler havuzuna dönüşür. 2) Kapitalizm: Kapitalizm her türlü geleneksel anlatı, mitolojik hikâye ve dinsel inancın büyüsünü bozar. Kapitalist mantık içinde düşünen biri için din ikinci plana düşer. Para en büyük fetişe dönüşürken dinsel değerler giderek bir basit/rutin ritüele dönüşür ve hayatın merkezi olma konumu yitirir. Sofu imandan bireysel dindarlığa geçişte kapitalist birey anlayışı büyük bir rol oynar. Türkiye kapitalizmi, İslam’ı ülke kaderinden bireysel meseleye indirgemiştir. 3) Sentez: Anadolu’daki uygarlıklarla iç içe geçme bir vakıadır. Bu zengin uygarlıklar sentezi, Türkiye’de daha çoğulcu, düşünümsel ve bireysel bir dindarlığa meydan vermiştir. Bunda farklı dinlerin bir arada yaşamasının da etkisi vardır. 4) Bilimin gücü ve rasyonalite: Türkiye modernleştikçe bilim en büyük rasyonel güç olarak insanların hayatının her alanında neredeyse tek anlamlı referans olmuştur. 5) Batılılaşma eğilimi: Avrupa imgesi ortalama insanımızda hala geçerli, kaliteli ve verimli yaşam kriteri olarak oldukça güçlüdür. “Avrupai”, türlü şeyler için sınır, ölçüt ve düzey belirleyen bir kelimedir. Laik Müslüman, Batılı kategorilerle (demokrasi, çoğulculuk, serbest seçimler, anayasacılık, piyasa ekonomisi, kaliteli eğitim vb.) büyük sorunlar yaşamaz. Bu kategoriler, Laik Müslüman’da belli bir rasyonel düşüncenin yerleşmesini, olasılıklı dilin irtifa kazanmasını ve “öteki” ile olan ilişkilerin az-çok kabullenilmesini sağladı (tüm sorunlara rağmen). Dolayısıyla Laik Müslüman, gündelik yaşamında dini otorite, kesinlik ve mutlaklığa dayalı düşünce kalıplarından uzak durmaya çalışır çünkü gündelik hayatında karar vermesi gereken pek çok seçeneğin olması, alternatifli çözümlerin önüne serilmesi, farklı fikirlerin sergilenmesi, değişik yaşam biçimlerinin sunulması, bir olgusal gerçek olarak Laik Müslüman’ı total, mutlakçı ve otantik zihniyet dünyası ve pratik uygulamalarından uzak tutar. Zaten modernite, kesinliklerin altını oyar. “Bilimsel otorite” ile “çoğulcu perspektif” eşzamanlı ilerler.
Laik Müslüman’ın güçlü dinsel tutkusu yoktur, dinsel otoritenin geleneksel kaynaklarına geri dönmek istemez ve inancını başkasına empoze etmede sınırları aşmaz. Ramazan ayında laik insan dövme, çok sık görülse de daha henüz milli bir spor haline gelmedi. Dini bilgisi yüksek olan insanlara saygı duyulsa da onların yerine uzman, otorite ve akıl küpü bireyler ikame edilmez. Seçmen, esnaf politikacı tarafından kolay kandırılır ama hep kandırılamaz. Bütün bunlar aslında Laik Müslüman dediğim birey kategorisini ortaya çıkaran uzun bir süreci ifade etmektedir. Nedir bu? Weber’den başlayayım: Hans G. Kippenberg’e göre Weber, modern kültürü tanrısız bir kültür olarak görmedi. Weber’e göre toplumsal düzen ve güçlerin ahlaksal olmayan karakterinin farkındalığıyla akılcı kültür, yeni dindarlık tipleri yarattı. Dolayısıyla ona göre dünyevileşme veya modernlikle birlikte toplumsal kurumlar dinsel olandan ayrılırken dinsel inanç ve uygulamalar özel bir alana doğru yön değiştirip güç kaybetse de bir tür dünyevileşme/modernleşme süreci olan ‘büyü bozumu’ özerk olarak dünyevi düzenleri inşa ederken yeni dindarlık tipleri için de itici bir güç oldu. Nitekim kurumsal din, bireysel dindarlığı doğurdu. Dinsel otoriteler çeşitlenip arttıkça, bu otoriteler arasında artan rekabet, çekişme ve düşmanlık, din üreten kaynakların sayısını bir yandan artırdı öte yandan da her bireyin kendini dini piyasalarda otorite aradığı bir bağlam yarattı (şu televaizler, fetva veren şeyhler, yol öneren imamlar örneğin). Bütün bu süreç beş yüz yıl önce Martin Luther’in etkisiyle, daha sonra formüle edilen Protestanlık ile başladı. Olivier Roy’a göre bu anlamda Protestanlık, kurumsallaşmış kilise kavramını reddederek sekülerleşmenin önündeki politik engelleri kaldırdı. Dinde otoritelerin, modernleşme karşısında güç, itibar ve irtifa kaybetmesi söz konusu olsa da bu güç kaybı, dinin Batı’da kamusal alandan olduğu gibi çekildiği anlamına gelmez. Politika, ticaret gibi alanlar bir yana, eğitimde örneğin kamu okullarında okutulan din derslerinin, hem dinin güç ve etkisini koruma yönünde bir eğilim gösterdiğini hem de bu derslerin içeriklerinin demokrasi, insan hakları ve özgürlüklere uyum sağlaması için bir tür akademik ve politik kontrolden geçirildiğini ileri sürebiliriz. Nitekim Habermas’ın dinsel değerlerin seküler dile tercüme edilmesinde filtrelemenin kullanılmasını önermesi, dinin kamusal alanda akılcılığa, demokrasiye ve insan hakları ile özgürlüklere uyum göstermesi yönünde açılımlar getirmesi şartını ifade etmektedir. Habermas bunda yani dinsel tezlerin filtrelenerek resmi kamusal alana tercüme edilmesinde modernleşmeyi (dinsel bilincin modernleşmesi) şart koşarken postseküler din teorisini üretti. Sonuç olarak, Batılı literatürde Hristiyanlığın sekülerlik, demokrasi ve laiklik ile uzlaştığına dair geniş bir entelektüel ve bilimsel konsensüs oluştu.
Dolayısıyla Habermas’a göre sekülerleşme, modernlik ve topluma açılma, dinleri bir yandan daha etkili kılarken öte yandan onlarda var olan aşkınlığın da gücünü kaybetmesine neden oldu. Böylece Tanrı’nın varlığı bireysel ruhun derinliklerine çekildi. Batıda uzun zamandır spiritüel inançların etkisi söz konusuydu. Bir yandan bireysel dindarlık ve özel maneviyat biçimleri (spiritüel inançlar) söz konusuyken, öte yandan dinlerin kamusal alanlarda ağırlık, önem ve boyut kazandığı iddia edilmektedir. Dolayısıyla aslında gördüğümüz şey, Clarke’ın deyimiyle dinlerin potansiyel dinamizmi, kendini yeniden keşfetme ve hayatın diğer türleriyle birleşip kendi ayırt ediciliğini sürdürme ve kimliğini koruma kapasitesidir. Clarke’a göre dinsel bölgecilik sona ermiş, dinler küreselleşmiştir. Küreselleşme, dinleri yeni bir sürü seküler durumla karşı karşıya bırakmıştır. Yeni olgular, bir meydan okumadır (challenge). Bu olgular nasıl anlaşılacak, hangi bağlamda yorumlanacak ve dindeki yeri ne biçimde belirlenecektir? Bu yeni olgulara verilen yanıtlar, özellikle İslam’ı giderek bireyselleştirirken “militan cihatçılık”, “İslami şehitlik” ve “Müslüman adanmışlığı“ marjinalleştirmiş, terör kalıplarına sokmuş ve hep yenilgiye uğratmıştır. Her yeni olgu, İslam’da liberal bir yorum ve tercümeye açık formlar bırakmaya yol açmaktadır.
Habermas’a göre din, modernleşme sürecinde, dünyayı yorumlama tekeli ve kapsamlı yaşam biçimlendirme talebinden, çeşitli gelişmeler (bilginin sekülerleşmesi, devlet gücünün tarafsızlaşması ve genelleştirilmiş din özgürlüğü) sonucu vazgeçmek zorunda kaldı. Avrupa’da Orta çağlarda teoloji, felsefenin koruyucusuydu; doğal aklın meşruiyeti, vahyin karşılığı olmasında temelleniyordu. Ancak dünyaya dair bilgi, dinden özerkleşip artık seküler bilgi olarak kendini meşrulaştırmak zorunluluğu duymadığında, kanıtlama yükü tersine dönmeye başlayınca din, aklın sınırlarına çekilmeye çağrılmaya başlandı. Bu bağlamda, sekülerleşme olarak modernleşme sürecinde dinsel bilinç, modernliğin üç meydan okumasına, yani dinsel çoğulculuk gerçeğine, modern bilimlerin yükselmesine ve pozitif hukuk ve dünyevi toplum ahlakının sözünün geçmesine karşı bir biçim dönüşümüne maruz kaldı. Habermas’a göre dindar yurttaşlar, bu değişim sürecine uyum sağlayabilmek için şimdiye değin kendi söylem evrenleri içinde karşılaştıkları yabancı dinler ve dünya görüşlerinin yanı sıra seküler bilginin kendi anlamına ve bilimsel uzmanların sosyal olarak kurumsallaşmış bilgi tekeline yönelik (yeni) bir epistemik yaklaşım bulmalıdırlar. Bunun yapılabilmesini de Habermas, inancın, seküler bilginin gelişimiyle çatışmaması gerekliliğine bağlar. Din, modernitede akıl ile hem çatışmamalı hem de aklın otoritesini kabul etmelidir zira aklın arkasında bilim, teknoloji ve üretim gibi üç büyük güç vardır.
Sonuç olarak Weber, kapitalizm ve Protestanlık arasında kurduğu ilişkiyle kapitalizmin Avrupa’da gelişmesine imkân sağlayan ideolojik iklim, kişilik sistemi ve bireysel değerleri sergilemek, koruyup geliştirmek bakımından dinin önemli bir rol oynadığını ileri sürdü. Weber, bu tezini, dinin rasyonelleşmenin çözücü (disarticulating) sürecine maruz kalmış olmasına rağmen ileri sürdü. Weber’e göre rasyonelleşme, gerçekliğin (aslında geleneklerin) büyüsünü bozsa da modern dünyanın sistematik olarak akılcı bir sisteme dönüştürülmesi, bilimsel mantığın gündelik hayata sistematik olarak uygulanması, sistematik bilginin pratiğe aktarılması ve değer ve tutumların sekülerleşmesini sağlaması anlamında kaçınılmazdır. Ona göre ortaya çıkan bir diğer gelişme de dinin “büyü”den bir “öğreti”ye dönüşmesidir. Bu süreç, sadece Batı’ya özgü olan rasyonelleşmenin yarattığı bir modernleştirici etkidir. Ortaya çıkan şey, korkunç hızda bir değişimdir. Bu değişimi “iletişim” kavramı etrafında teorileştiren Habermas, sekülerliğe güçlü bir inanç duyan postseküler bir sosyolog olarak, iyi-kötü rasyonel bir iletişim içinde gerçekleşen diyalog, etkileşim ve sorgulamanın rol oynadığı az-çok demokratik kamusal alanda rasyonel argümantasyon, eleştirel düşünme ve fikri teatilerin gerçekleştiği bir bağlamın hiyerarşileri işlemez kılan, geleneksel egemen otoritelerin dogmatik müdahalelerini sınırlayan bir laikleşmeye yol açtığını ileri sürdü. Baktığımızda, korkunç bir bilgi üretimi ve veri paylaşımı, resmi gerçekleri inandırıcı olmaktan çıkarıyor, otoriteleri sallıyor, alternatif kamusal alanlar inşa ediyor. Wikileaks, Panama Papers, Gezi, Occupy Wall Street, Tahrir Meydanı, artan uluslararası göç, etkileşimler, yer değiştiren sermaye grupları vb. din başta olmak üzere pek çok otoriteye karşı savaş açan muhalif veya yenilikçi grupların başlıca hamleleri oldu. Türkiye de değişiyor, hem de hızla. Değişim aslında herkes için geçerli çünkü değiştirici güçler, çok aktif, yaygın ve etkili. Bu değişimleri genelde iki başlık altında toplamak mümkün: 1) Maddi Arz: Üretim, sanayi, tarım, teknoloji, bilgi, veri, dijitalleşme, enerji, ekoloji gibi maddi alanda. 2) Manevi Talep: Yaşam kalitesi, hukuksal eşitlik, kişilik oluşumu, politik katılım, insan hakları, sanatsal performans, kültürel tüketim, eğitim ihtiyacı ve yeni tutumlar (moda, trendler, spiritüel inançlar, farklı yaşam tarzları, yeni tüketim alanları vb.) gibi sosyo-kültürel alanda. Bu değişimi engellemeye çalışan çevreler (din, mistik çevreler, otoriter eğilimler, kapalı cemaatler, geleneksel güçler, faşist yapılar vb.) ise başarısız kalmakta ya da fazla fire vermeden ve zarar görmeden değişime bir ölçüde uyum sağlamaya çalışmaktadırlar. Yani modernite, çeşitli biçimleri altında, hemen her çevreyi öznellik ile toplumsallık arasında bir yerlerde yeni konumlar almaya zorluyor. Uluslararası alanda, yerel sahnede ve bölgesel ölçekte uzun zamandan bu yana oluşan çeşitli hareketler-sınıfsal hareket, nükleer silahsızlanma, barış hareketi, ekolojik örgütlenme, alternatif hareket, sivil yurttaşlık girişimi, azınlıklar sorunu, dini entegrizm, kadın hareketi, yardımlaşma sorunları, okul eleştirisi, sendikal güçlenme, işçi grevleri-arkasına teknolojik değişimi, bilgi üretimini ve veri işlemeyi de alıp bambaşka bir tablonun oluşmasına yol açtı. Belki ortaya mutlak bir yaratıcı, sorgulayıcı ve eleştirel akıl çıkmadı ama değişim yönünde güçlü bir eğilim yarattı. Seküler toplum, laik yönetim, politik akılcılık, parlamenter gelenek, pozitif hukuk, evrim yasaları, evrensel etik, ilerlemeci anlayış, modern eğitim peşinde çok güçlü bir arzu, talep ve eğilim oluştu.
Bağlam böyle olunca, Türkiye gibi seküler ülkelerdeki dine yabancı, uzak ve muhalif olmayan milyonlarca yurttaş, kendi ölçülerinde yeni bir “dindarlık biçimi” üretti. Saf kabile kültürüne, tarikat yaşamına, cemaatçi izolasyona, despotik yönetime, dini özcülüğe, otantik kültürelciliğe prim tanımayan bu dindarlık, moderniteyi veri aldı, baş tacı yaptı ve hayatına uygulamaya bir biçimde çalıştı. Laik Müslüman, devlet, piyasa ve kurumlarla olan ilişkisinde garantici ve güvenci bir yaklaşım içine girdi; her şeyde sözleşme (evrak, kaide, norm vb.) aradı, formal prosedürlerin önemini anladı. Bu anlayış, bütün farklılıklara-İslami mezhepler, farklı tarihler, Arap kültürü, sınıfsal konum, etnik aidiyet, ulusal gelenek, cinsel kimlik, eğitim düzeyi, değişik tutumlar vb.-rağmen ortak payda oldu. Bunca farklı ekol, yorum, eleştiri, arayış, argüman, tartışmaya rağmen İslami dogmatizmin gücünü koruması beklenemezdi (örneğin IŞİD).
Asef Bayat şöyle der: İslam, kutsal kitaptan ziyade bir siyasal mücadele sorunudur. Ona göre “Müslüman toplumlar” hiç de yekpare ve hatta hiçbir surette tanım bakımından dindar ve kültürleri sadece dinle sınırlı değildir. Ona göre milli kültürler, tarihsel deneyimler, siyasal izlekler ve sınıf ögesi, farklı kültürler ve İslami altkültürler yarattı. Siyasal İslamcıların yanı sıra etkin dindarlar, sıradan dindarlar, seküler veya gayrimüslim azınlıklar vardır. Dolayısıyla problem, yine de siyasal ve sosyal analizlerde bir şekilde punduna getirilip özcülüğe indirgenmeye çalışıldı. Sorunu bu şekilde özcülüğe indirgeyen üç açıklama biçimi vardır: 1) Her türlü gelişmeyi engelleyen doğu’ya/İslam’a dair bir söylemsel aygıt olan oryantalizm (Edward Said) ve bir iktidar pratiği olan sömürgeciliğin ürettiği “emsalsiz” veya “kendine özgü” bir “İslam fikri”. 2) En başından bu yana şiddete, aşırıcılığa ve fanatizme imkân veren, zemin hazırlayan ve bağlam yaratan bir “İslam kültürü” iddiası ki bu, bilhassa 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra İslam’ı bir terör dini olarak kodladı. 3) Otoriter, anti-demokratik Arap-İslam toplumlarını durağan olarak kodlayan, değişime direndiklerini iddia eden ve otoriteye kolaylıkla boyun eğdiğine dair üretilen çeşitli çağdaş mitler, söylemler ve düşüncelere dayalı bir “İslam pratiği” iddiası. Türkiye’deki Laik Müslüman birey tipinin temsil ettiği sekülerleşmiş İslam anlayışı bu kategorizasyona hiç uymuyor. O yüzden tarikatlar, AKP’nin yirmi yıldır her türlü çalışmasına rağmen ne kültürel hegemonya kurabildi ne işe yarar bilgi, ne verimli bilinç ve ne de gençliği etkileyecek bir dünya tasarımı.
Tek bir İslam yok, İslam’ın farklı şekillerde deneyimlendiği değişik toplumlar var. Ve bu İslam, bir tüccar olan yani ilkel kapitalizme yabancı olmayan peygamber Muhammed’in belirlediği çerçevenin çok dışında, kapitalizme tam anlamıyla yatkın, moderniteye eğilimli ve maddi değerleri yücelten bir din. Patrick Haenni “Piyasa İslamı” adlı kitabında 1980’li yılların sonlarından itibaren, ABD’de işletme gibi disiplinlerde yükseköğretim yapıp ülkelerine (Mısır, Endonezya, Türkiye) döndükten sonra yeni İslamcı gençlerin nasıl da Amerikan işletme kültüründen beslenen, bireysel başarıyı öven, özgüven ve kendini gerçekleştirmeyi hedefleyen strateji ve taktikler çerçevesinde bir “Piyasa İslam”ını yarattıklarını anlatır. Ancak Haenni, İslam’ın bu ülkelerde piyasalaşmasının, çoğulcu bir demokrasiden ziyade, piyasayla barışık Amerikan türü bir muhafazakarlığı yaratmaya çalıştığını iddia eder. Dolayısıyla girişimcilik, ekonomik başarı ve zenginleşmenin hedefi, Batılı demokrasi formundan ziyade, Amerikan muhafazakâr kültür kalıpları içinde bir tür “ılımlı İslam” yaratmak; yani Selefi İslam’ın (halis Müslümanların) radikal, şiddet eğilimli ve fanatik geleneksel politikalarının tam aksine bireysel başarı örneklerini kitle kültürü içinde pazarlamaktır. Kuşkusuz İslam’ı piyasalaştıran bu genç girişimciler, liberal demokrasinin çeşitli kurumlarını (sivil toplum/örgütler, serbest piyasa, özgür kitle medyası, vb.) kullanırlarken amaçları sadelik, yoksulluk, ezilmişlik, bir lokma bir hırka felsefesi değil, zenginlik, başarı, para ve kazançtır. Dolayısıyla sosyal refah devleti, kamucu yönetim, sendikal haklar, sosyal politika, dayanışma stratejilerine bu İslam türünde yer yoktur. Toplumsal sınıf, halk gibi genel kategoriler yerine çoğullaşmış İslami aktörler (yazar, münevver, TV programı yapımcısı ve sunucuları, hatipler, vaizler vb.) İslam’ı modern formlar altında yeniden üretmektedirler: İslami müzik, moda, rap vb. moderniteyle biçimsel açıdan uyumlu bir görünüm sunmaktadır. Olan şey, Haenni’ye göre Müslümanların piyasa üzerinden burjuvalaşmasıdır. Haenni, “Piyasa İslamı”nı dört temel üzerine oturtur: 1) Büyük siyasal İslami hedeflerin terk edilip birey düzeyinde çeşitli stratejilerin (kişisel gelişim, mutluluk, kazanç, başarı vb.) kabul edilmesi (bireycileşme). 2) “Dinsel ve ekonomik alanların artan karşılıklı etkileşimlerinin, siyaset merkezli İslamlaşma süreçlerinin yerini alması”. 3) “Şirket kültürünün ve temel değerlerinin dinsel alana sirayeti. İslam bu süreçte mücahidin ideali olmaktan çıkıp, başarı peşinde koşan müminin ideolojisine dönüşür.” 4) “İslam’ın neoliberalleşmesi. Piyasa İslamı’nın gelecekteki olası bir İslami devletin veya düzeninin habercisi olmaktan öte, özelleştirmeler vasıtasıyla sosyal refah devletinin bertaraf edilmesinin aracı…” olması. Dolayısıyla Haenni’ye göre “Piyasa İslamı hem dinseli kişisel bir tercih düzeyine indirgemek isteyen laik umutları, hem de dinselin kültüralist yorumlarını aynı anda “oyun dışı” bırakmaktadır.” Haliyle kulluk yerine kişisel gelişim, kutsal cihat yerine elektronik cihat, geleneksel türban yerine küreselleşmiş moda trendleri, kadercilik/çilecilik (asketizm) yerine rekabete dayalı yaşamın piyasa üzerinden baş tacı edildiği bir konjonktürde İslam kişisel başarı ve performans konusu haline gelir. İslam’ı piyasa üzerinden ılımlılaştıran bu yeni konum, dini, radikal değişim meselesinden ziyade bir tüketim meselesi haline getirmektedir.
Kentleşme, sanayileşme, yoğun teknoloji kullanımı, medyanın etkisi, küreselleşme, farklı olanla karşılaşma, yeni bilgiler vb. Bütün bunlar, Müslüman dediğimiz insanın laik tutum almasına yol açar. Bu, modernitenin başarısıdır. Bilgide artış, ekonomik getiriler ve bireysel özgürlüğün genişlemesi, teknoloji ve tekniğin gelişmesiyle dinin toplumsal yaşamda etki ve önemini kaybettiği bir sekülerleşme sürecini daha hızlı biçimde yaşıyoruz. Batılı toplumlar ekonomi kurumunu (firmalarını veya şirketlerini) ve devlet aygıtı olan bürokrasiyi modernleştirerek yani rasyonelleştirerek dinsel-geleneksel dünyaların bu alanlardaki otoritesine ve egemenliğine son verdiler. Ancak mit, din ve ayinler/ibadetler, büyülerini kaybederlerken, Protestan etik gibi daha özelleşmiş (özel alana sıkışmış) bir nitelik göstermeye başladı. Dolayısıyla Weber’e göre kutsal, dinsel veya geleneksel değerlerin çözülmesiyle kültürel alanda farklı değer sistemlerine dayanan üç özerk alan oluştu: 1) araçsal akla dayanan bilim ve teknoloji alanı, 2) ahlaki değerlere dayanan pratik alan ve 3) estetik değerlere dayanan özerkleşmiş sanat alanı. Habermas’a göre Weber, çalışmalarını “ereksel akıl” (Zweckrational) “etkinliklerinin kurumsallaşmasının ahlaki-pratik temelleri üzerinde yoğunlaştırmıştı” ve Protestan etikle ilgili analizleri bu tercihinin ürünüydü. Dinsel ve geleneksel dünya görüşlerinin (Weltbild, Worldview), yani büyülü bir dünyanın üç özerk kültürel alana (bilişsel, ahlaki-pratik ve estetik) bölünmesi, önceki dünyanın anlam bütünlüğünün kaybolmasına yol açtı. Bu da parçalanmış, farklılıklara sahip ve farklı tutumlarla kendini ifade eden öznenin farklı bir bilinç düzeyinde ortaya çıkmasına neden oldu. Yani, geleneksel-dini dünyanın bütünlüklü çerçevesi rasyonelleşme demek olan modernleşmeyle yani kapitalist toplumun ortaya çıkışıyla anlam bütünlüğünü sağlayıcı çerçeveden yoksun kalırken, onun yerine geçen Protestan ahlakı, meslek aşkı ve püritenlik, ruhun Tanrı tarafından kurtarılması adına, içerdiği rasyonel yaşam tarzını ekonomi (firmalar) ve devlet (bürokratik politik güç) alt-sistemleri üzerinden tüm topluma yaydı. Ancak hem anlamın hem de bütünlüğün kaybına neden olan bu rasyonelleşme süreci, bir tür “demir kafes” haline gelen bürokrasi üzerinden özgürlüklerin yitirildiği bir sürece yol açtı. Haliyle “Tanrı” yerine pek çok tanrının ortaya çıktığı bir süreçtir modernleşme. Dolayısıyla Weber, kapitalizmin bu amansız rasyonelleşme sürecinin özgürlük getirmeyeceği konusunda kötümserken Habermas ise iyimserdir. Çoğu liberal kuram da yurttaşların dindar olduğu yerde bile yurttaşlığın esasında seküler olduğunu belirtti. Bu da dindar yurttaşların seküler sistem içinde nasıl yer alacağı, temsil edileceği ve haklarının korunacağı sorusunu yani “fark”ın, “öteki”nin veya “geleneksel olan”ın akılcı seküler sistemle nasıl bütünleştirileceği sorusunu ortaya çıkardı. Bir düşünce ve felsefi/sosyolojik olarak postsekülerizm ve bir durum/aşama olarak postseküler toplum, bu sorulara verilen en önemli yanıtlardan biri oldu. Berger’e göre elbette modern fikir ve değerlerin bazılarını teorik olarak reddetmek mümkün ancak bu reddi insanların yaşamlarına sokmak oldukça zor. Laik Müslüman dediğim birey tipi, modernliğin pek çok fikrine karşı çıksa da kazanımlarına sessiz kalmaz, imkanlarından sonuna değin yararlanır ve şansını hep zorlar. Çünkü modernlik, güvence, refah ve konfor sunar.










