/Yeni Dünya Düzeni

Yeni Dünya Düzeni

Şener Elcil
Eski Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri

Dünya düzeni, emek sermaye çelişkisi üzerine kurulmuş olup, üreten sınıflar, sermayeyi elinde tutan çok küçük bir azınlığın elinde kukla olan yöneticiler tarafından, o küçük azınlığa hizmet için köle gibi kullanılmaktadırlar.

XIX. Yüzyıl sonunda, her ülkede varlığını devam ettiren Yahudi kökenli sermaye odakları, iki dünya savaşını da finanse ederek, küresel boyutta güç kazanmışlardır. Bu sermaye grupları, sömürgeci devletlerin yönetimlerinde etkin olarak, dünyayı ulus devlet modeline göre şekillendirerek, sınırları belirlemişler, etnik, mezhepsel ve dini çatışmalara zemin yaratarak “böl, parçala, yönet” anlayışı ile küresel etkilerini günümüze kadar sürdürmektedirler. “Küresel güçler” olarak tanımladığımız perde gerisinde dünyayı şekillendiren sermaye grupları, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, şirketleri aracılığı ile dünyanın her ülkesinde faaliyet göstererek tekel durumuna gelmişlerdir.

Silah satmak için savaş çıkaran, sömürüyü devam ettirmek için etnik, mezhepsel ve dini ayrılıkları kullanarak insanları birbirine düşüren bu odaklar, ayni zamanda “barış projelerine” de destek görünmektedirler. Barış onlar için çıkarlarına hizmet eden bir araçtır. Çıkarlarına ters düşen her girişime karşıdırlar ve bu dengeyi sağlamak için her türlü adımı atmaktan çekinmezler.

İkinci Dünya Savaşı sonunda “Yalta Konferansı” adı altında yapılan toplantıya katılan galip devletler, dünyayı güç alanlarına göre paylaşıp yeni bir düzen kurdular. Nükleer güç üstünden şekillenen ve Sovyetler Birliği ile ABD öncülüğündeki batılı devletler arasında kurulan dengeye, “soğuk savaş ve askeri darbeler dönemi damgasını vurdu. Bu süreçte tüm tarafların biraraya geldiği uluslar üstü tek kurum Newyork’taki Birleşmiş Milletler Örgütü oldu.

Geçen bunca yıla rağmen, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün yapılanması, bulunduğu konum, yaptığı faaliyetler dikkate alındığında,  insanlığın ihtiyacı olan barış ve dünyayı insanlığın ortak evi yapma idealinden çok uzakta olduğunu görüyoruz. Uluslararası hukuk dediğimiz kuralların yerine “güçlünün hukukunun” hakim olduğu bir yapı karşımıza çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine “veto yetkisi” verilmesi, yapısal olarak adaletsizlik yaratan en büyük ayrıcalıktır. Bu yaratılan eşitsizliğe gerekçe olarak da BM. Bütçesine yapılan maddi katkı ve nükleer güç sahibi olma gibi uyduruk gerekçeler ise kurumun tüm insanlığa değil, ABD – İngiltere gibi ülkelerin arkasında olan küresel güçlere  yani küresel sermayeye hizmet edildiğini göstermektedir.

“Büyük Amerika” idealine bağlı olarak, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan ABD, doların dünya ticaretinde kullanımını sağlayarak büyük bir üstünlük elde ederken, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası bir kurumu da tahakkümü altına alarak, ana kurumlarının kendi topraklarında konumlanmasını sağlamıştır. Savaş sonrası küresel sermaye grupları ABD’de toplanarak, uluslararası boyutta güç kazanmışlardır. Sovyetler Birliği dağılana kadar sınırlı ölçüde de olsa ve uluslararası hukuka kısmen uyan ABD, Kuzey Atlantik Paktı ( NATO ) örgütlenmesi üstünden Birleşmiş Milletler’de bloklaşmada taraf olmuştur. ABD – NATO devletleri, Sovyetler Birliği – Varşova Paktı ülkeleri ile bunların dışındaki Bağlantısız Ülkeler Teşkilatı arasındaki bloklaşma Birleşmiş Milletler Örgütü’nü yıllarca kısır tartışmalara hapsetmiştir. Kore Savaşı, Süveyş Kanalı Savaşı, İsrail Devleti’nin kurulması, Küba Devrimi, Kıbrıs’ta yaşanan toplumlararası çatışmalar sonrası Türkiye’nin adanın kuzeyini işgali, Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna Hersek’te yaşanan soykırım, Irak’ın işgali , Libya ve Suriye’de yönetimin değiştirilmesi,  Ukrayna Savaşı, Gazze soykırımı gibi örnekler Birleşmiş Milletler Örgütü’nde üretilen kararların güç dengeleri üzerinden uygulamaya girdiğini göstermiştir.

Günümüzde, tek kutuplu dünya düzeni, küresel güçlerin hizmetindeki ABD yönetimine güç kullanarak uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak, her istediğini yapma avantajı vermiştir. Newyork’ta konuşlanan Birleşmiş Milletler Örgütü bu durum karşısında hiçbir varlık gösteremediği gibi, ABD istemediği devlet yöneticilerinin BM toplantılarına katılmak için ülkeye girişine bile izin vermemektedir. Bu da yetmezmiş gibi , ABD yönetimi BM bütçesine yaptığı katkıyı azaltarak, örgütün çalışma alanlarının daraltılmasına veya işlevsiz kalmasına yönelik yeni bir siyaset izlemektedir. Yeni siyaset gereği olacak ki, ABD Başkanı Donalt Trump, BM’nin çalışma alanına açıkça müdahale ederek, her katılımcı ülkeden bir milyar dolar toplayarak “Barış Kurulu” adı altında yeni bir yapılanmaya gitmiştir.

Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında Birleşmiş Milletler’in ABD’nin boyunduruğundan kurtarılması için, yazılı amaçlarında var olan kurallara dönmesi, Güvenlik Konseyi karar alma mekanizmalarında eşit oy uygulamasına geçilmesi ve merkezin Newyork’tan, İsviçre’nin Cenevre kenti gibi tarafsız bir ülke toprağına taşınması zorunluluktur.