/YAS TUTMA HAKKI YAŞAMA HAKKININ GÜVENCESİ OLMALI – Müslüm Kabadayı

YAS TUTMA HAKKI YAŞAMA HAKKININ GÜVENCESİ OLMALI – Müslüm Kabadayı

Müslüm Kabadayı
Yazar – Türkiye

Sağlıklı bir ortamda güvenceli yaşama hakkı, can taşıyan her varlığın en doğal hakkıdır. 18. yüzyıldan bu yana daha çok insan haklarıyla ilgili sürdürülen hukuki ve yasal çalışmalar, 19. yüzyılda hayvan hakları mücadelesiyle genişlemiştir. 20. yüzyılda da bitkilerle ilgili çalışmaların gündeme geldiğini biliyoruz.

Bugüne kadar gerçekleştirilen sözleşme ve hukuki düzenlemeler olarak  BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 3, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi madde 6, Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 7, Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi madde 4 ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı madde 4’te “yaşam hakkı” güvence altına alınmıştır. Buna karşın birey ve toplum olarak yaşam hakkını ortadan kaldıran savaşlar, soykırımlar, katliamlar, cinayetler durdurulabilmiş midir? Ne yazık ki hayır. Peki neden ve nasıl?

Tek tek ülkelerde olduğu gibi uluslararası alanda da bütün temel konularda olduğu gibi “yaşama hakkı”yla içten bağlantılı “yas tutma hakkı”, iktidarların yapısıyla doğrudan ilgilidir. Sonda vurgulayacağımız mottoyu şimdi dile getirmekte sakınca yok; yas tutma hakkının kullanılmasına ihtiyaç duyulmayacak biçimde “onurlu bir yaşam hakkı”nın tüm insanlar tarafından kullanılacağı bir toplumsal düzenin oluşması için “iktidar”ın ortadan kaldırılması şarttır. Çünkü her iktidar, diğer deyişle yönetme gücü, yönetemediği yerde baskı ve şiddete yönelir. Bu anlamda yaşama ve yas tutma hakkı bir “iktidar” sorunudur aynı zamanda. Bugüne kadar gerek BM’de gerekse diğer uluslararası kuruluşlar tarafından insan haklarıyla ilgili hazırlanan belgelerde “yas tutma hakkı”yla ilgili hiçbir tanımlama, düzenleme yoluna gidilmediğini hukuk alanında akademisyen olan Neval Oğan Balkız şöyle ifade etmektedir: “Yas tutma, çok farklı ve geniş bağlamları olan ve hukuk alanında norm olarak ele alınmamış, olgular ile bağlantılı sonuc olarak değerlendirilen bir konu.  Kolombiya, Şili, Kongo vb.   halkın kitlesel öldürümler sonrası halk inisiyatiflerinin adalet arayışı ile oluşan,  Türkiye’de de   zorla kaybedilme, köy yakma, tehcir ve belli dönemde yaşanan katliamlara iliskin  ulusal/  uluslararası hukuk yollarına başvuruda dillendirilen bir kavram. ‘Toplumsal hafıza’ ve  ‘hakikat’ ile bağlantılı bir kavram olarak ele alınıyor. ‘Onarıcı adalet’ tanımlaması ile insan ve siyaset felsefesi, sosyalpsikoloji ve hukuk sosyolojisi, hukuk politikası ile temellendirilmesi gerekli ve fakat bu bağlamları ile de az değinilen  bir  kavram.” Ölenlerin yakınlarıyla ilgili yasalarda veya toplu sözleşmelerde izin süreleri, maddi ve teknik desteklerle ilgili yer alan hükümler dışında bugüne kadar bu kavramın gerektirdiği ulusal ve ulusalarası düzlemde hukuki ve yasal hükümlerin ortaya konmamasının temel nedeninin de “iktidarları” zor duruma düşüreceği korkusudur, diye düşünmek hiç de anlamsız değildir.

Sömürgecilik ve yeni-sömürgeciliğin merkezi konumundaki İngiltere, Fransa, ABD ülkelerinde “Magna Carta”dan bu yana sömürünün şiddetini sınırlandırmak için “haklar”la ilgili sözleşmeler, anayasa ve yasalarda düzenlenmeler yapılmaktadır. Yukarıda son üç yüzyılda yayınlanan sözleşmeleri, özellikle 1948’deki “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni imzalayanlara bakıldığında, gezegenimizde en çok katliam uygulayan ülkelerin, devletlerin  başını bunların çektiği görülmektedir. Bugün BM Güvenlik Konseyini oluşturan on beş ülkeden daimi temsilci olan beşinin (ABD, Fransa, İngiltere, Çin ve Rusya) sicillerinin savaş ve katliamcılıkla çok kabarık olduğu bilinmektedir. Ciltler dolusu metinlere sığmayacak kadar savaşlarla katliamlardan sorumlu olan bu devletlerin ve onların egemen sınıflarının yaptığı yaşama ve yas tutma hakkını ihlal ettikleri uygulamalardan  çok önemli olanlarını özetle hatırlatmak isterim. 1524’te başlattığı sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika’nın batısında ve kuzeyinde 20’den fazla ülkede egemenlik kuran Fransa, Afrika’nın yüzde 35’ini 300 yıl boyunca kontrolünde tuttu. „8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma katliamı” olarak tarihe geçen olaydan 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasına kadar geçen dönemde 1,5 milyona yakın insanın ölümünden sorumlu olduğu en çok bilinendir. Fransa, siyasi nüfuz sahibi olduğu ülkelerde de büyük insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa’nın rolü olduğu ortaya çıktı. Burada soykırımı engellemek yerine soykırımı yapan Hutu hükümetine silah ve bilgi sağladığı saptanan Fransa’ya karşı açılan birçok uluslararası dava bulunuyor. Yeni sömürgeciliğin belirgin özelliklerinden biri olarak Fransa, sömürdüğü ülkelerin bağımsızlık savaşlarında uğradığı ekonomik kayıplar nedeniyle bu ülkelerin işçi ve beyin emekçilerini de kendi ülkesine transfer ederek ağır şartlarda çalıştırmakla da diğer sömürgeci devletler gibi tescillenmiştir.

Peki, bir zamanların “güneş batmayan devleti” olan İngiltere’nin sicili nasıl? 1770’li yıllarda Hindistan’ın Bengal eyaletinde 10 milyondan fazla Hintli, İngiliz askerlerinin neden olduğu kıtlık ve açlık, hastalık, işkence veya zorla çalıştırma sonucu hayatını kaybetmiştir. 1942’den itibaren de İngiliz hükümetinin ve bizzat Churchill’in sömürgeci kararı nedeniyle Hindistan’da yaklaşık 5 milyon Hintlinin daha ölümüne yol açan başka bir kıtlık yaşandı. İngiliz-Afgan Savaşı (1839 – 1842), Helmand Vadisi’nin güney kesiminde yaşandı ve   “Büyük Britanya İmparatorluğu’nun Büyük Oyunu” olarak bilinir. Bu savaşta, Helmand çevresindeki çok sayıda insan öldürüldü, Afganistan’da korku ve dehşet yarattı. Asya’dan sonra Afrika’daki katliamlarına devam eden İngiltere, Boer Savaşları (1900-1902) sırasında, binlerce masum insanı zorunlu çalışma kamplarına hapsetti. Bir yıl içinde, Boer halkının yüzde 10’u bu kamplarda hastalık ve açlıktan öldü. 1917-1925 yıllarında da İran ve Irak’ta milyonlarca insanın ölümüne neden olan saldırılar yapan İngiltere’nin Süleymaniye bölgesinde ilk kez kimyasal silah kullandığı da tarihe geçti. Görüldüğü üzere Saddam rejiminin 1988’de Halepçe’de binlerce Kürt’ün ölümüne yol açan katliamda kullandığı kimyasal silahlardan çok önce İngiltere bu alçaklığı yapmıştır. Yemen’de uyguladığı “işkence evleri” de bir başka yüzünü gösterdi İngiltere’nin. Bunu 1970-2000 arasında İrlandalılara uyguladığı katliamlar takip etti.

İspanya-Portekiz sömürgecilerinin Latin Amerika coğrafyasında gerçekleştirdikleri katliamları, Kuzey Amerika’daki Kızılderililere yönelik 65 katliam takip etmiştir. ABD topraklarındaki Kızılderililere yönelik en son katliamsa 1911 yılında Amerikalılar tarafından yapılmıştır ve «Son Katliam» olarak adlandırılmıştır. 20. yüzyılda İngiltere’den emperyalist devletlerin öncülüğünü alan ABD’nin yapmış olduğu katliamlar saymakla bitmez. CIA operasyonları, Guentenama zindanı bir yana Kore’nin işgali, Vietnam saldırısı, Irak’ın işgali ve son olarak İsrail Siyonizmi üzerinden Filistin halkının soykırıma tabi tutulması ABD’nin sicilinin ne kadar kabarık olduğunu göstermektedir. Rusya’nın 1864’te “Büyük Çerkez Sürgünü”ne yol açan katliamını, Kırım’da ve Kafkas halklarına uyguladığı bilinmektedir. Çin’in binlerce yıllık tarihinde çok sayıda katliam yaşanmıştır. 1928’de ülkedeki komünistlere karşı 300 bin kişinin ölümüne yol açan Kuomintang Anti-Komünist katliamını 1930’lu yıllarda 700 bin komünistin öldürülmesiyle sonuçlanan katliamlar izler. Çin tarihinde Moğollara, Uygurlara yönelik katliamlarda az değildir. Çin halkına 1937’de Japon ordusunun altı hafta uyguladığı Nanjing katliamı da yağma-toplu tecavüz-işkence ve kundakçılıkla insanlığın yüz karası katliamlarından biridir. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Daimi Üyesi devletlerce gerçekleştirilen katliamlardan bazılarını verirken, dikkat edilirse bir halkı, ulusu katliamcı olarak suçlamadığımız gayet iyi anlaşılır. Katliamı yapanlar o ülke ya da devletlerin güvenlik güçleri, istihbarat örgütleri ve egemen sınıflarıdır. Bunun dışında değişik boyutlarda, değişik saiklerle mafyatik örgütler, soyguncular, terörist yapılar tarafından da katliamlar yapılmıştır. Suriye’de HTŞ’nin Arap Alevi ve Dürzi halka uyguladığı katliamlar gibi.

– yüzyılın sömürgeci devletlerinin rekabetinin yol açtığı I. ve II. Paylaşım Savaşlarında katledilen on milyonlarca insanın hesabı bu devletlerden sorulabilmiş midir? Sadece Almanya’ya Yahudi soykırımı üzerinden yaptırımlar uygulanmış ama Nazilerin üst yöneticileri ABD’nin kilit noktalarında görev almışlardır. Burada öne çıkan yaşam hakkı ihlallerinden bazılarını örneklediğimiz üzere sömürü ve sömürgeciliğin olduğu bir dünyada katliam ve savaşları, baskı ve şiddeti önlemenin mümkün olmadığı gayet açıktır.

Türkiye tarihinde de çokça katliamlar vardır. Koçgiri katliamından Mustafa Suphi’lerin Karadeniz’de boğulmasına, 1938 Dersim’inden  6-7 Eylül 1955’deki İstanbul’da Rumların katliamına, 1 Mayıs 1977’de Taksim katliamından Maraş-Çorum-Sivas katliamlarına, Ülkü Ocaklılar tarafından 1978’de yapılan Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li gencin katledilmesinden dinci gericiler tarafından gerçekleştirilen 2 Temmuz 1993’teki Madımak katliamına, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin katliamlarından Roboski, Suruç, Ankara Garı, Gezi Direnişinde öldürülenlere kadar çok sayıda yaşama-yas tutma hakkının yok edildiği örnekler sayılabilir. Ayrıca, 5 Temmuz 1993 Başbağlar, 2016 Ankara Merasim Sokak ve Güvenpark katliamları gibi PKK uzantıları tarafından yapılanlar da söz konusudur.

Doğa, çevre hakkı kavramlarıyla geliştirilen ve insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıyla ilişkili olarak hukuki-yasal düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Ancak, “bitki hakları”yla ilgili bugüne kadar ne uluslararası düzeyde ne de tek tek ülkelerde bir bildirge-hukuki ve yasal düzenleme yapılmamıştır. Oysa, bu konudaya odaklanma,  “Bitki fizyolojisi çalışmalarında, bitkilerin çevresel değişiklikleri fark etmelerini sağlayan mekanizmalara sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bitki algısının bu tanımı, bitkilerin duyguları hissedebildiği fikrinden (bitki algısı olarak da bilinir) farklıdır. Bitki algısı kavramı, bitki zekâsıyla birlikte, Alman deneysel psikolog Gustav Theodor Fechner’in bitkilerin duygulara sahip olduğunu ve konuşma, ilgi ve sevgiyle sağlıklı bir büyümenin teşvik edilebileceğini öne sürdüğü 1848 yılına kadar uzanmaktadır.”[1] “Bitki hakları”nın giderek üzerinde ciddi çalışmaların yapılması gereken bir boyut kazanması, İsviçre’de gerçekleşmiştir. “İsviçre’de 2008’de bitkilerin ‘onurunu’ korumak için bir etik kurul kurulmuştur. Bu etik kurul özel bir beyanname ile bitkilerin haklarını tasdik eden dünyadaki ilk ülke olmuştur. İsviçre’deki bu etik kurulun yayınladığı belgenin başlığı ise şu şekildedir: Bitkiler Açısından Canlı Varlıkların Onuru: Kendi İyilikleri İçin Bitkilerin Ahlaki Olarak Değerlendirilmesi.”[2] İnsan, hayvan, bitki hakları üzerine yapılan çalışmalar öyle bir noktaya gelmiştir ki, bugün doğanın çok yoğun biçimde sömürülmesi nedeniyle oluşan küresel ısınma, iklim değişikliği, susuzluk-kuraklık, çevre kirliliği sorunları gezegenimizin geleceğini, doğal yaşamı tehdit aşamasına geçmiştir. Dolayısıyla bütün insanlığın bu konu üzerine odaklanmasını, gecikmeksizin uluslararası düzlemde bağlayıcı hukuki ve yasal düzenlemeleri hayata geçirmesini zorunlu kılmaktadır.

Hayvan ve bitkilerin, gezegenimizdeki değerli mineral ve madenlerin korunması için fiili ve hukuki çalışmalar uluslararası düzlemde devam ederken, güzelim ülkemizin doğasını korumak için mücadele edenler bile bu ülkede öldürülüyor. Artvin Hopa’da öldürülen Metin Lokumcu Öğretmen’le Reşit Kibar’ın, ekolojik mücadeleye haberleri ve belgeselleriyle destek verdiği için bu hafta öldürülen Hakan Tosun’un yaşama haklarını elinden alanlar kim peki?

17 Ağustos 1999 depreminin yol açtığı büyük yıkım ve can kaybının hesabı sorulmadığı ve 2000 yılında çıkarılan deprem yönetmeliği en son 2018’de güncellendiği halde, milyarlarca lira deprem vergisi toplanmasına karşın, 2021’de Hatay’da deprem riskini azaltmaya yönelik kararlar alındığı halde hiçbir önlem alınmadığı için 6 ve 20 Şubat depremlerinde sadece Antakya’nın % 85’i yıkılmış ve on binlerce yurttaşımız ölmüştür. Peki, depremin üzerinden 32 ay geçtiği halde bu konuda gerekli önlemleri almayanlardan, imar afları çıkartanlardan, deprem vergilerini yol yapımına harcadıklarını söyleyenlerden hesap sorulabilmiş midir? Bırakın en üst düzeydeki sorumluları, yerel yönetimlerdeki sorumluların bile henüz çok azı mahkemelerde yargılanmaktadır. Hesap sormayla ilgili acı gerçek bu iken, 6 ve 20 Şubat depremlerinde yakınlarının cesetlerine ulaşamayanlar, gömecek bir parmağını bulamadığı için yasını tutamayanlar bu ülkede varken, ülkeyi cama betona boğmak için kaçak beton sanralleri, yönetmeliklere aykırı açılan taş-kum ocakları ile hem halkın sağlığını hem de oralardaki doğanın geleceğini tehdit edenlerden hesap sorulabilmekte midir? Samandağ’daki kaçak beton santrali mahkeme kararıyla durdurulduğu halde aylarca Atatürk Mahallesi halkını ve bahçeleri zehirlemeye devam etmiştir.

Buraya kadar Dünya’dan ve ülkemizden verdiğimiz örnekler de göstermektedir ki, uluslarası sözleşmelerde, ülkelerin anayasa ve yasalarında “yaşama hakkı”nın kutsallığı üzerinden devletlerin yurttaşlarının bu haklarını korumakla yükümlü olduğu hüküm altına alınmışken katliamlar, tek tek öldürmelerle bu temel hak ihlal edilmeye devam ediyor. Türkiye’nin 1949’da imzaladığı 1948 tarihli “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin 3. maddesinde “Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.” hükmü yer alıyor. Bu maddeyle doğrudan bağlantılı olan 22. maddede ise şöyle deniliyor: “Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır; ulusal çabalarla, uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenme ve kaynaklarına göre herkes insan onuru ve kişiliğin özgür gelişmesi bakımından vazgeçilmez olan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.” Bu maddeden yola çıkarak “insan onuru”nun korunması çok önemlidir ve “ölüye saygı” da bunun içindedir. Katliamların yaşandığı ülkelerde “yaşama hakkı”nın ihlali yanında öldürülen insanların cesetlerinin parçalanması-uzuvlarının kesilmesi, yakılması, suya atılması gibi insanlık dışı uygulamalarla “insanlık onuru”nun yok edildiği sayısız örnek söz konusudur. Gazze’de iki yılda Filistin halkına uygulanan soykırıma karşı çıkan devlet temsilcilerine ve Mahmut Abbas liderliğindeki Filistin heyetine BM’nin Genel Kuruluna katılmaları için verilen vizeyi ABD’nin iptal etmesi, bardağı taşıran son damla olmuştur. Dolayısıyla BM başta olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşların yapısının, iç işleyişinin, bulunduğu yerlerin mutlaka değiştirilmesi, üye bütün ülkelerin eşit söz hakkına sahip olduğu ve hiçbir englelle karşılaşmadığı bir ortama kavuşturulması elzemdir, acildir. Bu amaçla Politeknik Dergisi’nin, kimi aydınların, bazı ülkelerin BM’nin, UNESCO’nun yerlerinin değiştirilmesi önerilerini kamuoyunda tartışmaya açması çok anlamlıdır. Bunun gereği olan çalışmalara hız verilmesi, insanlığın ve gezegenimizin geleceğinin kurtarılması bakımından çok önemlidir.

En son Gazze’deki katliamlarda hastaneler, okullar bombalanarak, insanlar kuşatmayla aç bırakılarak yas tutma haklarını da kullanamadan ölmüşlerdir. Gazze’de yardım almaya giden kızı Gazel’i kaybeden anne Safa El-Feramavi’nin hayatta kalan 6 çocuğu için Gazel’in kıyafetlerini satmak zorunda kaldığını açıklaması, insanlık açısından olduğu kadar yas tutma hakkının kullanılamaması nedeniyle de büyük bir acıdır. Dolayısıyla  dünyaya egemen olan emperyalist-kapitalist devletler, çok ülkeli şirketler, en son Gazze yıkımında ve Filistin soykırımında görüldüğü üzere hem bu suçu işleyen İsrail Siyonizminin arkasında durup destek vermişler hem de Mısır’da bir araya gelip “barış şöleni” yapmışlardır. Yeni sömürgeciliğin bu yüzsüz liderleri ve devletleri, şimdi Gazze’yi büyük inşaat alanı olarak aralarında parsellemeye çalışıyorlar. İki yıldır Filistin’de on binlerce insanın ölümüne yol açanlar bunun hesabını vermeden Filistin’de gerçek barış olabilir mi? Yeni katliamlar engellenebilir mi?

İşte bu çıplak gerçeklikten hareketle savaş ve katliam yapan ülkelerden, devletlerden, örgütlerden hesap sormak için Dünya çapında bir YAS TUTMA HAKKI kampanyası başlatmak, savaş, yıkım ve katliamlarda yakınlarını kaybeden aileler başta olmak üzere uluslararası sözleşmeler, anayasa ve yasalarda geçen “yaşama hakkı”nı savunan herkesin en temel hakkıdır, aynı zamanda görevidir. Eğer bu kampanya evrensel bir güce dönüşür ve gerek BM’de, gerekse insan haklarıyla ilgili çalışma yapan diğer kurum ve kuruluşlarda hak ettiği yankıyı bulursa, bundan sonraki katliamların ve doğanın yağmalanmasının önüne geçme gücüne de dönüşebilir.

[1] https://www.quora.com/If-plants-are-living-do-they-have-plant-rights

[2] https://www.bilimya.com/bitkilerin-haklari.html