/BARIŞIN KORUNMASI İŞÇİ SINIFININ TARİHSEL SORUMLULUĞU VE GÖREVİDİR – Ergün İşeri

BARIŞIN KORUNMASI İŞÇİ SINIFININ TARİHSEL SORUMLULUĞU VE GÖREVİDİR – Ergün İşeri

 

Özet

Bu makale ile;

  • Savaşların önlenmesinin, yalnızca devletlerin ve özellikle de kapitalist-emperyalist güçlerin temsil edildiği mevcut uluslararası mekanizmalara bırakılamayacağı;
  • Savaşın toplumsal bedelini en ağır biçimde taşıyan işçi sınıfının, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kurumsal ve bağlayıcı bir temsil hakkına sahip olması gerektiği görüşü dile getirilmeye çalışılmaktadır.

Savaşlar ve egemen sınıfların yeri

Savaşlar, insanlık tarihinin en yıkıcı olgularından biridir. Tarihin kayıtlarına, bulgularına erişilen hemen her döneminde insanlar arasında çatışmalar, savaşlar meydana gelmiştir.

Kapitalizmin egemen bir güç haline gelmesinden itibaren irili ufaklı savaşlar giderek yaygınlaşmış ve emperyalizm çağında iki büyük dünya savaşı yaşanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ağır yıkım, ülkeleri kalıcı bir dünya barışı arayışına yöneltmiş ve 1919 yılında imzalanan Paris Barış Anlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin kuruluşuna giden süreç başlamıştır.

1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti ve 1928 yılında imzalanan Kellogg-Briand Anlaşması izleyen yıllarda kapitalizmin çıkarları için başlatılan yeni savaşları engelleyememiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında önceki deneyimler dikkate alınarak 1945 yılında Birleşmiş Milletler kurulmuştur. Birleşmiş Milletler’e savaşlara karşı bağlayıcı kararlar alma ve müdahale yetkisi verilmiştir. Bu kapsamda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oluşturulmuştur.

Bu yapı her ne kadar önceki iki dünya savaşı nitelinde yeni bir savaşı önleyebilmiş olsa da ülkeler ve bölgeler savaşları önleyememiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, iki kutuplu emperyalist/kapitalist ve sosyalist ülkelerin olduğu bir dünya oluşturmuştur. Bu önceleri “Soğuk Savaş” olarak nitelenmiş ancak gerçekte hemen her yerde sıcak çatışmalar devam etmiştir.

Bu dönem aynı zamanda emperyalizmin işleyiş biçiminde bir değişime yol açmıştır. Doğrudan fiili işgal ve klasik sömürgecilik anlayışının yerini, egemenliğin yerel iktidarlar eliyle sürdürüldüğü yeni sömürge ilişkileri almaya başlamıştır. Bu değişim, çatışmaların ve savaşların biçimini de dönüştürmüştür:

  • Yerel iktidarları kontrol etmek amacıyla emperyalist ülkeler darbeleri, iç savaşları doğrudan veya dolaylı desteklemişlerdir.
  • Savaşlar da tıpkı kapitalizmin yeni üretim modeli gibi kütlesel değil küçük parçalar halinde ve dünya geneline yayılmıştır.
  • Bölgesel egemenliklerin kurulması veya korunması için “vekalet savaşları” sistemi yaygınlaşmıştır.

Günümüzde vekalet savaşının en tipik örneği Ukrayna’daki savaştır. Her vekalet savaşı aynı zamanda emperyalist ülkeler ve savaş endüstrisinin (kapitalistlerin) bir silah geliştirme ve deneme alanı olarak kullanılmaktadır.

İşçi sınıfının çağrısı; savaşa karşı savaş

Kapitalizm ve emperyalizm doğası gereği, daha fazla kâr amacıyla egemenlik alanını zora dayalı yöntemlerle genişletme eğilimindedir.

Lenin 1920 yılında yayımlanan bir yazısında Birinci Dünya Savaşı için şu nitelemeyi yapmıştır:[1]

…1914-1918 savaşının iki taraf için de emperyalist bir savaş (yani bir fetih, yağma, talan savaşı), dünyanın paylaşılması, sömürgelerin, mali-sermayenin (finanskapitalin)  ‘nüfuz bölgeleri’’nin bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için çıkarılmış bir savaş…”

Kapitalizmin ve en yüksek aşaması olarak emperyalizmin sahip olduğu bu eğilim, milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarca insanın yaralanmasına, onarılmaz bedensel ve/veya ruhsal kayıplar yaşamasına, evlerinin, yaşam alanlarının yok edilmesine yol açmıştır.

Yaşananlar açık biçimde göstermiştir ki ister ülkeleri yenilmiş isterse yenmiş sayılsın savaşların tek kazananları hep kapitalistler olmuştur.

Andreas Ferrara tarafından yapılan bir incelemede İkinci Dünya Savaşı’na katılan ABD’li askerlerin yüzde 75’inden fazlasının işçilerden oluştuğu ve toplamda yaşamını yitirenlerin büyük çoğunluğunun yine işçi sınıfından gelenler olduğunu tespit edilmiştir.[2]

Başta işçiler olmak üzere yoksul halk kesimleri ise bir yandan yoksullaşarak ama asıl olarak yaşamlarıyla savaşların kaybedenleri olarak kalmıştır.

Dün geçerli olan bu genel kural, hemen her savaşta kendini kanıtlamaktadır.

Bu nedenle işçi sınıfı, küresel düzeyde örgütlenme çabalarının başından itibaren savaşa karşı net bir duruş sergilemeye özel önem vermiştir.

Karl Marx, Birinci Enternasyonal olarak da anılan “Uluslararası İşçiler Birliği”nin kuruluşu amacıyla 1864 yılında kaleme aldığı bir yazıda şu görüşleri savunmuştur:[3]

“… işçi sınıflarına, uluslararası politikanın sırlarına hakim olma, kendi hükümetlerinin diplomatik manevralarını gözetleme, bunlara gerektiğinde bütün güçleriyle karşı koyma; önleyemediklerinde ise eşzamanlı kınama eylemlerinde birleşme ve uluslararası ilişkilere egemen olan kurallar kadar, tek tek kişiler arasındaki ilişkilere de egemen olması gereken basit ahlak ve adalet yasalarını savunma görevini öğretmiştir.

Böylesi bir dış politika için kavga vermek, çalışan sınıfların kurtuluşu uğruna verilen genel mücadelenin bir parçasını oluşturur.”

Marx bu yaklaşımıyla, savaşları da kapsayan uluslararası politika alanına işçi sınıfının müdahalesini önemli bir görev ve mücadele alanı olarak tanımlamıştır.

Avrupa’daki 1848 devrimci dalgasının yenilgisi üzerinden çıkan bu ders, işçi sınıfının uluslararası hareketinin uluslararası politikalara ve savaşa karşı tutumuna genel bir çerçeve çizmiştir.

İşçi sınıfının savaşlar karşısındaki tutumunun ne olacağı, İkinci Enternasyonal sürecinde de öne çıkmış hatta yakın ve olası bir savaş tehdidi altında yoğun tartışmalara neden olmuştur. 1891 yılında Brüksel’de yapılan kongrede alınan kararda militarizmi ortadan kaldırmaya yönelik her türlü çabanın, bu kötülüğün ekonomik kaynakları göz ardı edildiği takdirde ütopik ve boş olacağı belirtilmekteydi.[4]

1907 tarihinde toplanan Stuttgart Kongresi’nde Jean Jaurès’in ifade ettiği “Savaşa Karşı Savaş” sloganı izleyen dönemde Lenin, Luxemburg başta olmak üzere sol kanat liderler de savunulmuştur.

İkinci Enternasyonal’in savaşı önleyecek politikaları geliştirememesi ve Alman Sosyaldemokrat Partisi’nin (SPD) Çarlık Rusya’sına karşı vatanı savunma gerekçesiyle savaş bütçesini desteklemesi işçi sınıfının Karl Marx’tan itibaren izlemeye çalıştığı enternasyonalist çizgide önemli bir kırılma yaratmıştır. Bu kırılış Avrupa’da işçi sınıfının bir yönüyle politik ezilmesini diğer yanıyla savaş alanlarında kitleler halinde can vermesinin yolunu açmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan Soğuk Savaş ve bu dönemin örtülü, açık savaşlarında işçi sınıfının politik ve/veya sendikal örgütleriyle alacağı pozisyonları da zaman zaman olumsuz etkilemiştir.

Emperyalist devletlerin toplumları egemenlik altında tutma, yönetme çabaları işçi sınıfını da denetim altında tutulması gereken temel alanlardan biri haline getirmiştir. Emperyalizm ve bağlı ülke iktidarları ile mücadele aynı zamanda bunların güdümündeki veya etkisindeki kurum ve kuruluşlara karşı mücadeleyi de zorunlu kılmıştır.

İşçi sınıfının uluslararası alana müdahalesi ve savaşa karşı mücadele

Günümüzde oluşmuş olan küresel aygıtlar, sonuç itibariyle (istisnaların kaideyi bozmadığı varsayımıyla) emperyalist politikaların yıkıcı sonuçlarını önlemekte yetersiz kalmaktadır.

Küresel yönetim aygıtları içinde Birleşmiş Milletler özel bir yere sahiptir. Birleşmiş Milletler Şartı olarak anılan temel belgesinde kuruluş amaçları arasında ilk sırada “Uluslararası barış ve güvenliği korumak” yer almaktadır (Bölüm 1, Madde 1).[5]

Savaşların önlenmesi için oluşturulan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi ve geçici üyelerinin hemen tamamı kapitalist ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler nihai olarak kendi kapitalist, emperyalist çıkarlarını, yararlarını her zaman ön planda tutmaktadır.

Savaş endüstrisinin ülke yönetimleri üzerindeki açık etkisi, birçok konuda Güvenlik Konseyi’nin kararlarını etkilemektedir.

Son yıllarda İran’a ve Gazze’ye yönelik saldırılar, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, Sudan ve Myanmar’daki iç savaşlar ile Venezuela’ya dönük tehdit ve müdahale girişimleri, çatışmalı ortamların sürdüğünü göstermektedir. Bu örneklerin bir bölümü, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin ya doğrudan taraf olduğu ya da belirleyici siyasal ve askeri etkide bulunduğu krizlerdir.

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 5’i daimi üyedir.[6] “Çin Cumhuriyeti, Fransa, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri”nden oluşan daimi üyelerin kararları veto etme hakkı vardır.

Güvenlik Konseyi geçmişte “Soğuk Savaş” döneminin iki kutuplu (kapitalist ve sosyalist) dünyasının temsilcilerini bir araya getirmekteydi. Bugün için ise (Çin Halk Cumhuriyeti’ni bir istisna olarak kabul edersek) emperyalist dünyayı temsil ettiği açıktır.

Konseyin geçici 10 üyesi ise iki yıl süre ile görev yapmak üzere seçilir. Konsey kararlarını 15 üyenin en az 9’unun onayı ile alabilmektedir. Alınan kararlar teorik olarak tüm ülkeler için bağlayıcıdır ancak bu bağlayıcılık emperyalist devletler ve destekledikleri ülkeler için bir değer oluşturmamaktadır.

Mevcut yapı, neredeyse tümüyle silah tekellerinin (kapitalistlerin) etkisi ve yönlendirmesi altındaki devletler temelinde kuruludur.

Kapitalist sınıflar iktidarları eliyle uluslararası politikalar ve özel olarak savaşlar konusunda her zaman söz ve karar sahibi olabilmektedir. Buna karşı işçi sınıfı bu süreçlerde ancak sınırlı koşullarla yer alabilmektedir. Uluslararası kampanyalar, eylemler bu müdahale araçları arasında yer almaktadır.

Ancak bu son derece sınırlı bir mücadele alanıdır ve ancak sınırlı etkiye sahiptir.

Bu sınırlı etkinin aşılabilmesi için işçi sınıfının daha üst boyutta uluslararası ilişkilere ve savaşı önlemeye yönelik politikalara müdahalesinin önü açılmalıdır.

Her ne kadar etkisi sınırlı olsa dahi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yine de işçi sınıfına böylesi bir müdahale için alan açabilir.

Güvenlik Konseyi’ne yalnızca savaş endüstrileri tarafından yönetilen veya yönlendirilen iktidarların temsilcileri değil, savaşın ilk elden mağdurları olarak nitelenecek işçi sınıfının temsilcilerinin de katılması bu anlamda önem taşıyabilir.

Bir denge yaratmayacağı kesindir. Buna rağmen söz olanağının bulunması ve müdahale hakkının yaratılması yine de bir ilerleme sayılabilir.

Savaş bir insanlık sorunudur ve çözümü insanlık için zorunlu olan bir görevdir. Bu görevin ilk elden takipçisi ve temsilcisi hiç şüphe yok ki işçi sınıfıdır.

Bu nedenle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde işçi sınıfının temsil edilmesi ve hatta veto hakkına sahip olması yararlı ve gereklidir.

Tam da bu noktada küresel işçi sınıfının nasıl temsil edileceği konusu da başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olmaya adaydır.

Mevcut koşullarda en geniş üye ağına sahip olan kuruluş, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’dur (ITUC). Son yıllarda savaşlara karşı tutumunu dile getiren ITUC’un tarihine bakıldığında iki kutuplu dünyada geçmişte kapitalist dünyanın yanında yer aldığı gerçeği de bir dipnot olarak akılda tutulmalıdır.

[1] V. İ. Lenin (2009) – Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması – Sol Yayınları, Ankara, sf.10

[2] Andreas Ferrara (2022) – World War II and Black Economic Progress – Journal of Labor Economics, volüme 40 Number 4. https://drive.google.com/file/d/1i7ilQ5Ep2LfcUc0-BZbCygz1Tuh7B6B9/view

[3] Marx’ın açılış söylevi („Uluslararası İşçiler Birliği’nin Kuruluş Çağrısı“) Halil Çelik (2008) – Uluslararası İşçiler Birliği (Birinci Enternasyonal) – Prinko Yayıncılık, İstanbul, sf. 218

[4] Patricia van der Esch (2020) – İkinci Enternasyonal 1889-1923 – Yordam Kitap, İstanbul, sf. 125

[5] https://www.un.org/en/about-us/un-charter/full-text

[6] https://www.un.org/en/about-us/un-charter/full-text